Anita ve Marin
Aynanın karşısına geçiyordu kadın, yaşlı çok yaşlı diyip kırışıklıklarının arasında parmaklarını gezdiriyordu. Bazen gözlerinden damlalar akıyordu. Ara sıra elbisesinin koluyla sakince siliyordu gözlerini. Yaşlı, ama sandığı kadar çok yaşlı olmayan yalnız bir kadın. Tek başına. Eski bir kulübede yaşıyor. Bilirsiniz, köşedeki ahırda bembeyaz güzel bir atı var. Kapısında kıpkırmızı gülleri, istemeyeceğiniz kadar meyve ağaçları var sıra sıra. Bekçi köpeği var bir de ama o çok yaşlı. Bir de kapının önünde fazladan bir çift erkek ayakkabısı var. Köyden süt satmaya gelen bir çocuk her geldiğinde muhakkak ya gözlerini uzun uzun diker sonra anlamlı gözlerle kadına bakar ya da cevabının aynı olacağını bilmesine rağmen hep o soruyu sorar 'Misafirin mi geldi?' cevap hep aynı tonda, aynı şekilde; 'gelmedi.'
Çok güzel bir sabahtı, tıpkı o kulübede yaşayan kadın gibi. Güzel kadın elbisesinin içinde narin narin dans ederken meyve bahçelerinde geziniyordu o sabah; güneş tepedeydi. Kadın çok mutluydu ama o içinde büyüyen mutluluğunu söndürecek bir olay ona doğru yaklaşmaya başlamıştı bile. Kadın bahçenin sonuna doğru son adımını attığı anda birden yağmur bastırdı. Kadın gökyüzüne baktı; birden nefessiz kaldı yağmur damlaları hızlı bir şekilde çoğalıyordu. Kadın bahçenin ortasında, yüzü gökyüzüne dönük ve sırılsıklam.. Son adımı bile arafta kalmış gibiydi. Kadın öylece duruyordu. Kendi bedenine ait olmayan bu damlaların bütün vücuduna yayılmasını hissediyordu. Onu görseniz derinden inandığı bir ibadetini yerine getirdiğini düşünürdünüz. Nitekim de öyleydi. Ne zaman yağmur yağarsa yağsın kadın öylece yıkanırdı bu yağmurda. Kendi gözyaşlarını silmek gibi değildi ama onun için ağlamak gibiydi. Yağmur hızlanıyordu, rüzgar çıkmıştı. Bu kasabada her zaman bu kadar rüzgar olmazdı. Kadın öylesine derinden bağlıydı ki bu inancına kılı bile kıpırdamıyordu. Rüzgar eteğini savuruyordu, eğilip ayakkabılarını çıkardı ve çamurun içine batmaya başladı ayakları. Yağmurun dinmesini bekliyordu kadın. Bunca zaman böyle olmuştu, yağmur yağardı kadın iliklerine kadar arınırdı. Dünyayla bütünleşir onu dinler kendisini de anlatabildiği kadar anlatırdı. Düşüncelerini iliklerine işler toprağa temas eden ayaklarıyla kök saldığına inanır dünyayla kendi inancına göre iletişim kurardı. Kadının yüzü berraktı, cennetten bir melek sanırdınız onu görseniz. Kadına sorsanız da size dünyayla konuştuklarını anlatırdı, o anlattıkça yüzünün sizi aldatmadığına inanırdınız.
Bir yandan bekçi köpeği havlamaya bir yandan ahırdaki atı huysuzlanıp kişnemeye başlamıştı. Yağmur ve rüzgar öyle şiddetliydi ki kapıda duran erkek ayakkabıları savrulmuş çamura saplanmıştı. Hatta bir teki gözden kaybolmuştu. Kadın çevreyle iletişimini kesmişti adeta ama kaos evinin her köşesindeydi; rüzgardan çarpıp duran pencereler, kornişten kurtulup uçuşan küçük perdeler.. İşte son perde kornişten kurtulup kadının yüzüne çarpınca olan oldu; sanki dünya kadına, ruhunu en ince ayrıntısına kadar ezberlediği adamın huzursuzluğunu sunuyordu. Perdeyi indirdi yüzünden, avuçlarında sıktı iyice. O an dünyanın ona sunduğu bu huzursuzluğu taşıyamadı yüreğinde, yere düştü. Birden kulakları açıldı, köpeğinin ve atının ağlarcasına çıkardığı seslere doğru koşmaya başladı. Ayakkabıları gördü, o sırada rüzgar da yağmur da birden azalmaya başladı. Tam o sırada kadının yüreğine derin bir sancı girdi; boğazı düğümlendi, göz yaşlarını hiç tutamadı. Çamura saplanan ayakkabıların bir tekini buldu, çıkardı kapının önüne ağır aksak adımlarla geldi. Oturdu merdivene kadın; at da köpek de şaşkın, yıllardır kapıda sahibini bekleyen ayakkabılara hepsi birden sessizce bakıyordu. Kadının gözleri parlıyordu, at da köpek de işte bunun anlamını çok iyi biliyordu. Bu parlayan gözler anıların ve kurduğu düşlerin arasında gezinen gözlerdi. Bir gemi gezisiydi, kimine gemi kimine aşk seferiydi ya da..
Yaşlı kadın, zarifliğini aldığı isimle Anita. Ve gençlik yıllarında her şeyden kaçmak için rastgele bindiği gemide tanıştığı Marin. Anita'nın sonsuz aşkı. Nasıl mı? Anita boşlukta süzülür gibi geminin güvertesinde dolanıyordu. Marin onu geminin bir ucundan görmüştü, çok uzakta duruyordu ama ruhunu ne kadar yakından görebildiğini Anita'ya anlatabilecek kadar yakınlaşmışlardı o güvertede. Marin, Anita'nın yanına gelip; denizden gelenin de, denize gidenin de sonsuza kadar yaşayacağını söylemişti. Anita pek anlamamıştı bunu, yine de Marin'in nazik bakışlarında rüzgarın esintilerindeki mutluluğu hissediyordu. Marin'in gözleri, gözlerine temas ettiği her an sanki bedeninde kadife bakışlar dolanıyor gibi hissediyordu Anita. O gemide ilk kez dans etmişlerdi, hem bedenleriyle hem de ruhlarıyla. Böyle başlayan bir aşktı Anita ve Marin. İki ruhun, bedenleri aşıp savrulmasıydı. Günler geçti, mevsimler değişti, seferler geçti üstünden.. Bir gün yeni bir sefere çıkacaklardı; Anita geç kalmıştı gemiye, Marin ise çoktan gözden kaybolmuş. Günlerce ağlamış Anita, beklemiş beklemiş... Tanıştıkları gün Marin'in giydiği, dans ettiği ayakkabıları kapının önüne koymuş. Rıhtımdan her geldiğinde içi biraz daha umutla dolsun diye. Marin hiç gelmedi, Anita seneler sonra bu kasabaya taşındı. Ayakkabıları kapının önünden bir gün olsun kaldırmadı. Bu seneler geçerken de Anita ''denizden gelen de, denize giden de sonsuza kadar yaşayacak'' cümlesini anlamıştı. Marin 'denizden gelen' demekti ve Marin denize gitmişti. Bu yüzden o damlalar bedenine olmasa da ruhuna bir şekilde aitti Anita'nın.
Rânâ Ece

Yorumlar
Yorum Gönder