Elli adımda bir ya da sonsuz
Gece çok kasvetliydi neyseki sokak lambaları biraz olsun önümüzü aydınlatıyordu. Üç kişiydik üç de biramız vardı. Az evvel kasvetli sokaklardan birindeki satıcısı gülümseyen yaşlı bir amca olan tekelden almıştık. Ben, burnu havada olan leylek ve sürünmekten içi dışına çıkmış hemen az önce derisini üstünden atmış yılan. Sokak çok kasvetliydi, yürüyorduk otuz adımda bir sokak lambasına rastlıyorduk. Sokak kapkara. İçlerimiz sokaktan da hallice. Otuz adımda bir ayak parmaklarımızdan kafamızın içine kadar uzanan yeni bir inanç işliyordu. Tam kafamızın içine. Yürüye yürüye.
Leylek “şehre bakın ne muazzam; günün birinde bu şehire hükmedeceğim ve sokak lambaları elli adımda bir olacak. O zaman bakacaksınız şehir ne muazzam” dedi. Yılan biraz karşı çıkmak ister gibi sola doğru sürünüyordu, leylek sağında. Yılan leylekten kaçar gibiydi ama laflarını da yuttu sanki. Bense dayanamıyordum. Neden elli adımda bir diye çıkışmak istiyordum ona, herkesi karanlıkta mı bırakacaksın! Öfkeliydim. Sözcüklerimi öfkesizmiş gibi ustaca düzdüm uzun cümleme. ‘Elli adımda bir lamba koymak konusunda emin misin ki, insanlar sokaklardan geçerken korkuyor. Şehri yönetmez istiyorsan onlara korkusuzluğu aşılaman gerekir. Özgür yaşamayı hatta en çok en çok özgür yaşamayı.’ dedim. Leylek ne yaptı. Leylek salına salına yürüyordu. Sanki tüm dağlar ona ait. Gagasını hafif bir tempoda bi yılana doğru bir bana doğru ukala ukala sallıyordu. Geriniyordu ama nasıl geriniyordu. Leylek sürüden kovulmuştu. Leylek topluma zararlıydı, onlarla yaşamayı bilmiyordu. Leylek onlara hükmetmek istiyordu. Leylek cevap vermedi tabii, onu okumaya çalışıyordum. Ah leylek, acımasızca davranılmış zavallı leylek. Kendini onlara acımasızca davranacak kadar güçlü hissetmek istiyordu. Üzüldüm. Biz otuz adım karanlıkta yürüyor otuz adımda bir aydınlığa kavuşuyorduk. Leylek otuz değil, elli değil, sonsuz karanlıkta yürüyor hiçbir aydınlığa kavuşamıyordu. Sokak hala çok kasvetliydi. İçlerimiz kapkaranlık. Otuz adımda bir aydınlık. Yaşlı amca kapkaranlık dükkanının demirlerini indirdi az önce. Yaşlı amca da leylek gibiydi. Ama leylekten de biraz farklıydı. Yaşlı amca sonsuz karanlıkta evine gidiyordu. Ama onun hiç şehrin muazzam olduğunu söylediğini hatırlamıyorum. Hem yaşlı amca elli adımda bir lamba koyacak bir adam da değildi. Yaşlı amcaya kalsa yaşlı amca adım başı lamba koymak isterdi. Zaten sokak kasvetli üçümüz kasvetliyiz ama yaşlı amcadan aldığımız biralar apaydınlık. Yaşlı amcanın içi de apaydınlık ama bir keresinde somurtmuştu. Kasvetli bir oğlan dükkanında bir kasa şarap çalmış. Onun haricinde yaşlı amca dediğim gibi. Keşke yaşlı amca leyleğin bacaklarına sahip olsaydı. Olamadı. Yılan sürünmekten can çekişiyordu yanıma doğru süründü. ‘Yeter artık, yol bitmiyor mu 150 yaşımdayım ben. Yol bitmiyor mu?’ Dedi. Hemen elli adım sonra karanlık bir banka oturduk. Ben, burnu havada olan leylek ve sürünmekten içi dışına çıkmış hemen az önce derisini üstünden atmış yılan. Yılan; “150 yıldır bu sokaktayım, sürünmediğim bir günüm bile olmadı. Zaten benim süründüğümü görenler benden kaçtı. Oysa ben gülümserim zaman zaman. Eğlenceli şakalar da yaparım. Tamam bira da içerim geceye doğru ama iyiyim aslında. Kimseyi görüp kaçmadım bugüne kadar. Ama beni görüp hep kaçıyorlar. Sürmüyorum diye” dedi, içli içli. Sonra içkisini yudumladı içli içli. Leylek güldü. Leyleğin bacakları çok uzundu. Yılana güven olmazdı. Süründüğü için değil. O konuda haklıydı. Hemen az önce derisini üzerinden attığı için güven olmazdı. Kim bilir ki belki de derisini hemen az önce üstünden atmasa bu kadar içli içli konuşmazdı. Kibirli kibirli konuşurdu belki de. Ben biliyordum. Leylek, bacakları sayesinde, yılan derisi sayesinde ben de aldığım üç kuruşluk nefes sayesinde bu bankta oturuyordum. Gece çok kasvetliydi. Neyseki bankımız sokak lambasından hemen on adım uzaktaydı. İyi ki elli adım değil. Leylek sürüden kovuldu. Ben leyleği kovmadım. Ben leyleğin yanına oturdum. Yılanla sarıldık. Yaşlı amca bizi görüp gülümsedi.
Rana Ece
Yorumlar
Yorum Gönder